Yükleniyor...
Yükleniyor...
Günlük yaşamda sıklıkla kullanılan “Fazla sevinme, sonra başına bir şey gelir.”, “Çok mutlu olursam nazar değer.”, “İyi düşünürsem işler ters gider.” ya da “Bunu söylersem bozulur.” gibi ifadeler, çoğu zaman kültürel söylemler veya alışkanlık hâline gelmiş cümleler olarak değerlendirilmektedir. Bununla birlikte bu ifadeler, bireyin olumlu düşüncelerinin olumsuz olaylara neden olabileceğine ilişkin örtük bir inancı da yansıtmaktadır. Bu düşünce biçimi, bireyin olumlu beklentilerini bastırmasına, mutluluğunu ifade etmekten kaçınmasına ve geleceğe ilişkin umutlarını dile getirmemesine yol açabilmektedir. Zaman içerisinde ise bu bilişsel örüntü, kaygının sürdürülmesine ve kaçınma davranışlarının pekişmesine katkıda bulunabilmektedir.
İyi Düşünürsem Kötü Olur İnancı: Psikolojik Dinamikler
Uzman görüşü ve detaylı bilgiler
İnsanlar yaşamları boyunca karşılaştıkları olayları yalnızca deneyimleri doğrultusunda değil, aynı zamanda sahip oldukları bilişsel inanç sistemleri aracılığıyla anlamlandırmaktadır. Bireyin olaylara yüklediği anlamlar; duygu, düşünce ve davranışlarını şekillendiren temel unsurlar arasında yer almaktadır. Bazı inançlar bireyin çevreye uyum sağlamasını kolaylaştırırken, bazıları ise gerçekçi olmayan çıkarımlara neden olarak psikolojik işlevselliği olumsuz yönde etkileyebilmektedir.
Günlük yaşamda sıklıkla kullanılan “Fazla sevinme, sonra başına bir şey gelir.”, “Çok mutlu olursam nazar değer.”, “İyi düşünürsem işler ters gider.” ya da “Bunu söylersem bozulur.” gibi ifadeler, çoğu zaman kültürel söylemler veya alışkanlık hâline gelmiş cümleler olarak değerlendirilmektedir. Bununla birlikte bu ifadeler, bireyin olumlu düşüncelerinin olumsuz olaylara neden olabileceğine ilişkin örtük bir inancı da yansıtmaktadır. Bu düşünce biçimi, bireyin olumlu beklentilerini bastırmasına, mutluluğunu ifade etmekten kaçınmasına ve geleceğe ilişkin umutlarını dile getirmemesine yol açabilmektedir. Zaman içerisinde ise bu bilişsel örüntü, kaygının sürdürülmesine ve kaçınma davranışlarının pekişmesine katkıda bulunabilmektedir.
Psikoloji literatüründe “iyi düşünürsem kötü olur” inancı doğrudan tanımlanmış bağımsız bir kavram değildir. Ancak bu düşünce biçimini açıklayabilecek çeşitli kuramsal yaklaşımlar bulunmaktadır. Özellikle büyüsel düşünme, düşünce-eylem kaynaşması, bilişsel çarpıtmalar ve belirsizliğe tahammülsüzlük kavramları bu inancın anlaşılmasında önemli bir kuramsal temel oluşturmaktadır. Bu yaklaşımlar, bireyin düşüncelerine gerçekçi olmayan bir güç atfetmesini, düşünceleri ile dış dünyadaki olaylar arasında nedensel bir ilişki kurmasını ve olumsuz olasılıkları olduğundan daha yüksek değerlendirmesini açıklamaktadır.
Büyüsel düşünme, bireyin zihinsel süreçlerinin dış dünyadaki olayları doğrudan etkileyebileceğine yönelik inançları ifade etmektedir. Çocukluk döneminde bilişsel gelişimin doğal bir parçası olarak kabul edilen bu düşünme biçimi, yetişkinlikte de belirli düzeylerde görülebilmektedir. Özellikle belirsizlik, stres ve kaygının arttığı dönemlerde bireylerin büyüsel düşünmeye daha fazla başvurdukları bilinmektedir. Bu durum, bireye kısa süreli bir kontrol duygusu sağlasa da uzun vadede işlevsel olmayan inanç sistemlerinin sürdürülmesine neden olabilmektedir. Benzer şekilde düşünce-eylem kaynaşması kuramı da bireyin yalnızca bir olayı düşünmesinin o olayın gerçekleşme olasılığını artırdığına inanabileceğini öne sürmektedir. Bu bilişsel yanlılık özellikle obsesif-kompulsif bozukluk alanında ayrıntılı biçimde incelenmiş olmakla birlikte, klinik tanısı bulunmayan bireylerde de farklı düzeylerde görülebilmektedir. Örneğin bir kişi, başarılı olacağını düşündüğü için başarısız olacağına, mutlu olduğunu dile getirdiği için kötü bir haber alacağına ya da sevdiği kişiler hakkında olumlu düşündüğünde onları nazardan koruyamayacağına inanabilir. Bu noktada birey, düşünce ile gerçeklik arasında doğrudan bir nedensellik kurmaktadır.
Bu inanç sistemi yalnızca bilişsel süreçlerle değil, kültürel faktörlerle de yakından ilişkilidir. Türk kültüründe yaygın olarak kullanılan “nazar”, “maşallah de”, “fazla gülme, ağlarsın”, “çok mutlu olduğunu söyleme” gibi ifadeler, olumlu yaşantıların olumsuz sonuçları beraberinde getirebileceği yönünde örtük mesajlar içermektedir. Kuşaktan kuşağa aktarılan bu söylemler zaman içerisinde bireylerin bilişsel şemalarının bir parçası hâline gelebilmekte ve özellikle belirsizlik karşısında başvurulan açıklama modellerinden biri olabilmektedir. Bu nedenle söz konusu inancı yalnızca bireysel bir bilişsel süreç olarak değil, aynı zamanda kültürel öğrenmenin etkisiyle şekillenen çok boyutlu bir yapı olarak değerlendirmek mümkündür.
Klinik uygulamalarda da bu düşünce biçimine farklı psikopatolojilerde rastlanabilmektedir. Obsesif-kompulsif bozukluk, yaygın anksiyete bozukluğu ve sağlık kaygısı yaşayan bireylerde düşüncelere aşırı anlam yükleme, olumsuz sonuçları felaketleştirme ve belirsizliğe tahammülsüzlük gibi bilişsel özellikler sıklıkla gözlenmektedir. Her ne kadar “iyi düşünürsem kötü olur” inancı tek başına bir psikopatoloji göstergesi olarak değerlendirilmemesi gerekse de, yoğun biçimde yaşandığında bireyin yaşam kalitesini azaltabilmekte, karar verme süreçlerini etkileyebilmekte ve olumlu deneyimlerden kaçınmasına neden olabilmektedir.
Bilişsel Davranışçı Terapi, bu tür işlevsel olmayan inançların ele alınmasında en sık kullanılan ve etkililiği bilimsel çalışmalarla desteklenen yaklaşımlardan biridir. Terapi sürecinde danışanın otomatik düşünceleri belirlenir, bu düşüncelerin doğruluğu sorgulanır ve düşünce ile gerçeklik arasında kurulan nedensel ilişkinin ne ölçüde kanıta dayandığı birlikte değerlendirilir. Amaç, danışanın “Olumlu düşünmem kötü bir olaya neden olur.” biçimindeki katı inancını daha gerçekçi ve işlevsel alternatif düşüncelerle yeniden yapılandırmasına yardımcı olmaktır. Bu süreçte davranışsal deneylerden de yararlanılabilir. Örneğin danışandan belirli bir süre boyunca olumlu düşüncelerini bilinçli olarak ifade etmesi, olumlu beklentilerini yazması veya geleceğe ilişkin umutlarını paylaşması istenebilir. Ardından bu davranışların gerçekten olumsuz sonuçlara yol açıp açmadığı birlikte değerlendirilir. Bu deneyimler, danışanın düşüncelerinin olayların nedeni olduğu yönündeki inancını test etmesine ve bilişsel esnekliğini artırmasına katkı sağlayabilir.
İnancın yoğun kaygıyla ilişkili olduğu olgularda maruz bırakma temelli müdahaleler de kullanılabilir. Örneğin danışanın olumlu beklentilerini dile getirmekten kaçındığı durumlarla kontrollü biçimde yüzleşmesi sağlanabilir. Bu süreçte beklenen olumsuz sonuçların gerçekleşmediğinin deneyimlenmesi, inancın zamanla zayıflamasına katkıda bulunabilir. Maruz bırakma uygulamalarının danışanın hazır oluş düzeyine göre planlanması ve terapötik ittifakın korunması önemlidir. Ayrıca, kültürel inançların danışanın düşünce sistemi üzerindeki etkisinin göz ardı edilmemesi gerekmektedir. “Nazar değer”, “fazla sevinme” veya “çok gülme, ardından ağlarsın” gibi çocukluk döneminden itibaren sık duyulan söylemler, bireyin temel şemalarının oluşumunda rol oynayabilir. Terapist, bu inançları yargılamadan ele almalı; kültürel bağlamı dikkate alırken danışanın işlevselliğini bozan bilişsel örüntüleri fark etmesine ve alternatif yorumlar geliştirmesine destek olmalıdır.
Sonuç olarak, terapi sürecinin temel amacı danışanın olumlu düşüncelerden kaçınmasını değil, düşünceler ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi daha gerçekçi biçimde değerlendirebilmesini sağlamaktır. Bireyin olumlu duygularını güvenle yaşayabilmesi, belirsizliği tolere edebilmesi ve düşüncelerini tehdit olarak değil zihinsel deneyimler olarak değerlendirebilmesi, psikolojik iyilik hâlinin güçlenmesine önemli katkılar sunmaktadır.
Yazan: Uzman Psikolog Şeyma Şahin